15 Ocak 2010

borular


        ''Yedinci sınıfa geçtiğimde okula bir psikiyatr getirdiler, psikiyatr bizi bir dizi uyum sınavından geçirdi. bana arka arkaya yirmi adet farklı kart gösterdi ve üzerlerindeki resimlerde ne gibi tuhaflıklar gördüğümü sordu. hiçbirinde bir tuhaflık görememiştim, fakat ısrar edip ilk kartı bana tekrar gösterdi - üzerinde çocuk resmi olanı. ''bu resimde nasıl bir tuhaflık görüyorsun?'' diye sordu yorgun bir sesle. bir tuhaflık göremediğimi söyledim yine. sinirlendi ve ''resimdeki çocuğun kulakları yok, görmüyor musun?'' diye sordu. gerçekten de resme tekrar baktığımda çocuğun kulakları olmadığını fark ettim. ama onun dışında bir tuhaflık yoktu resimde. psikiyatr bana ''ileri derecede algı bozukluğu'' teşhisi koyup, marangozluk meslek lisesine nakil olmamı sağladı. meslek lisesine gittiğimde testere tozuna alerjik olduğum ortaya çıktı, bu sefer de metal atölyesine gönderdiler beni. oldukça becerikliydim aslında, ama yaptığımdan zevk almıyordum. doğrusunu isterseniz, hiçbir şeyden pek zevk almıyordum. okuldan mezun olduktan sonra boru imal eden bir fabrikada iş buldum. fabrikayı ülkenin en iyi teknik üniversitesinden diploması olan bir mühendis yönetiyordu. son derece zeki bir adamdı. ona kulaksız bir çocuk resmi filan gösterseydiniz hemen farkederdi.
      mesaiden sonra  fabrikada kalıp kendime kıvrık bir yılanı andıran tuhaf borular yapıyor, içlerinden misketler yuvarlıyordum. aptalca, biliyorum, üstelik hoşuma da gitmiyordu, ama yine de yapıyordum.
bir gece gerçekten karmaşık bir boru yaptım, bol kıvrımlı ve dönemeçli. içine misketi yuvarladığımda öteki uçtan çıkmadı. önce ortasında bir yerde sıkışıp kaldı sandım, ama yirmi kadar misketle denedikten sonra kaybolduklarını anladım. bütün bu anlattıklarımı aptalca bulduğunuzu biliyorum. herkes bir misketin durup duruken kaybolmayacağını bilir, ama misketleri borunun bir ucundan yuvarlayıp öteki ucundan çıkmadıklarını gördüğümde ben olayı tuhaf bile bulmamıştım. olağan bulmuştum hatta. kendime aynı biçimde büyük bir boru yapıp içine girmey ve kayboluncaya kadar sürünmeye işte o zaman karar verdim. fikir aklıma geldiğinde o kadar mutlu oldum ki yüksek sesle güldüm. hayatımda ilk kez gülüyordum, yanılmıyorsam.
      o günden sonra gecelerimi devasa borumu yapmaya ayırdım. sabaha kadar çalışıyor, sabah olduğunda parçaları depoya gizliyordum. yirmi günümü aldı boruyu bitirmek. son gece parçaları birleştirmek beş saatimi aldı, bittiğinde boru atölye döşemesinin yarısını kaplamıştı.
      borunun bitmiş halini gördüğümde bi keresinde bize, sopaya gerek duyan ilk insanın kabilenin en güçlü ya da zeki insanı olmadığını söyleyen sosyoloji öğretmenimi hatırladım. diğerlere sopaya gerek duymazken, o duyuyordu. zayıflığını örtmek ve hayatta kalmak için sopaya diğerlerinden daha fazla ihtiyaç duyuyordu. dünyada kaybolmaya benden daa fazla ihtiyaç duyan birinin bulunduğunu sanmıyorum, bu yüzden de ben keşfettim o boruyu. ben keşfettim, fabrikayı yöneten teknik üniversite mezunu mühendis değil.
borunun içinde sürünmeye başladım, öteki uçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. misket öbeklerinin üzerine oturmuş kulaksız çocuklarla karşılaşacaktım belki. mümkündü. borunun belli bir noktasını geçtikten sonra  neler olduğunu tam olarak bilmiyorum. bildiğim bir şey varsa o da burada olduğum.
şimdi bir meleğim galiba. yani, kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. benim gibi yüzlerce insan var burada. ilk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim birkaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.
      Cennet'in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanırdım, ama öyle değilmiş. tanrı böyle bir karar vermeyecek kadar merhametli ve müşfik. cennet dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri. bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinden hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor. ama geröekten uyum sağlayamayanların sonunda geldikleri yer burası. hepsi değişik yollardan gelmişler Cennet'e.
      buraya Bermuda Şeytan Üçgeni'nin belli bir noktasında uçağa takla attırarak gelen pilotlar var. mutfaklarındaki dolaplara girerek gelen ev kadınları var. sırf içlerine girip buraya gelebilmek için uzayda topolojik bükülümler keşfeden matematikçiler var. şayet orada çok mutsuzsanız ve birileri size ciddi bir algı sorununuz olduğunu söylüyorsa, buraya gelmek için kendi yolunuzu bulmak zorundasınız. bulursanız lütfen bir deste iskambil kağıdı getirin, çünkü misketten gına geldi.''

6 laf geldi::

Wereyda dedi ki...

Sevmiş gibisin : )

lobelia dedi ki...

yoo, direk sevdim =)

ddarko dedi ki...

Güzel Konuşma dersinde bu öyküyü okudum. Fakat hızlı okuduğum, vurguları ve tonlamaları es geçtiğim için hoca hiçbir şey anlamadığını söyledi. Ben de kısa bir özet geçme gereği duymadım. Başımı öne eğdim, geçtim yerime oturdum.

lobelia dedi ki...

mükemmel yapıştırıcı da mükemmel.

ddarko dedi ki...

Güzel Konuşma dersinin finalinde Mükemmel Yapıştırıcı'yı okudum. Hocamız s'lerle, ş'lerle, ç'lerle ve j'lerle problemlerimin olduğunu söyledi. S'leri söylerken tıslıyormuşum ya da "zzz" diye bir ses çıkarıyormuşum. Ş'leri ve ç'leri ise j'ye dönüştürüyormuşum. Yüksek sesle okuma provaları yaparsam, bunları düzeltebilirmişim. Hocamız ayrıca ben dahil tüm sınıfı çok sevdiği için not verirken bu okuma kusurlarını dikkate almayacakmış. Kaç aldığımı bilmiyorum ama harf notu olarak CC geldi Güzel Konuşma dersi final notum.

lobelia dedi ki...

sesli okurken bir çok şeyi değiştiren bir tek sen değilsin sanıyorum. çok uzun bir süredir sesli okuma yapmamıştım. geçen akşam karşı komşunun 7 yaşındaki kızı kitaplarımı karıştırıp bir tanesini seçti ve bunu bana yüksek sesle oku dedi. ben de sanırım biraz geriilmişim ki okurken bir yandan kendimi dinlemeye çalıştığım için vurgu ve okuma hataları yaptım. küçücük bir kız olsa da bana sanırım en fazla BB vermiştir.